MAKİNASIZ DA

Zeki Demirk0K_1_LW_38ubuz; “Masumiyet” ve “Kader” filmlerindeki Uğur karakterinin ortaya çıkışını şöyle anlatır:
“İşportacılık dönemimde,  İstanbul’un kenar semtlerinden birinde uzaktan gözlemlediğim bir kızı hayal etmekle başladı aslında. Yani onun da kaynağı aslında bir yüzdür. Sonuçta bir gözlemin üzerinden, bir insan yüzünün ya da yüzündeki ifadenin başkasında uyandırdığı duygudur…”

Söyleşinin ilerleyen dakikalarında bu gözlemin sadece bir karakterin değil iki filmin de ortaya çıkış hikayesi olduğunu anlıyoruz: Masumiyet ve Kader. Demirkubuz’un filmin karakterlerini 200 mm bir objektifle uzaktan fotoğrafladığını sanmıyorum. Demirkubuz bu iki filmi de daha ortada kamera, objektif ve oyuncular yokken zaten kafasında çekip bitirmişti. Sadece bizlerin de görebilmesi için ete kemiğe büründürerek filmi bir de fiilen çekti. Ama bildiğim bir şey var ki; fotoğraf makinasız da hayattan kareler çekerek, seçtiği bu “portreleri” yazıya döküp oyuncularıyla başarıyla paylaştığı…

Kurgudur, oyunculuktur, sinemadır ama film bittikten sonra dahi duygularımızı allak bullak eden ve suratımıza bir tokat gibi patlayan yalın bir gerçeklik hissidir. Demirkubuz daha önce bu gerçekliğin bir kenarında ya da hisleriyle göz tanığı olduğunu filminin bir sahnesine kendisini de koyarak betimler. Masumiyet’te otobüs durağında megafondaki ses, Yazgı’da sinema salonundaki bir izleyici, İtiraf’ta duvardaki bir fotoğraf, Kader’de pavyon işletmecisi olarak çıkar karşımıza. Yönetmen kendini filmin içine bir “fotoğraf” olarak koyar. Gözümüzün önünde akıp geçen binlerce fotoğraf karesi gibi farkeder ya da etmeyiz bunu, ama filmin içindedir ve filmi gibi gerçektir kendisi.

Fotoğraf üzerine yazan Şule Tüzül karelerimi yorumlarken fotoğraflarım için şöyle yorumlarda bulunurdu:” Bu fotoğrafın içinde sen yoksun” gibi..Fotoğrafın içinde varolabilmek için gerçekten hissederek çekmek, anlatılmak istenen bir derdi seçtiğin kadrajla anlatabiliyor olmak ve sonunda çektiğin ve seçtiğin karelerle özgün olabilmek gereklidir. Tüzül’ün bahsettiği “gizli fotoğrafçı”nın ancak fotoğrafta “kendine özgülük” yakalandığında ortaya çıktığı aşikar.

Bir diğer fotoğrafçı Misha Gordin’in çektiği fotoğraflardan pek memnun olmadığında daha iyi fotoğraflar çekebilmek için gidip en son model ekipmanlar satınalmak yerine Dostoyevski okuyup, Tarkovski izlemeyi tercih ettiğini okumuştum. Öte yandan Demirkubuz da, sinema izleği olarak Dostoyevski’nin kendisi için temel referans olduğunu belirtmiştir.

Zeki Demirkubuz gibi, Nuri Bilge Ceylan gibi, Michael Haneke ve Quentin Tarantino gibi ustaların plan seçimlerini hayranlıkla izledikten sonra bir hikayeyi fotoğraflarken, kendimle yüzleştiğimi, kendimle hesaplaştığımı hissediyorum. Aynı anı, aynı yerde bir gün sonra da çekebileceksem eğer, hiç çekmemeyi tercih ediyorum. Çektiğim fotoğraflara ilk baktığımda asla beğenmiyor, bu yüzden seçmek için aradan bir süre geçmesini bekliyorum. Çünkü fotoğrafı çektiğim an hissettiklerimi, aradan geçen süre sonunda (bu bazen bir hafta, bazen bir ay sürüyor) fotoğraflarıma tekrar baktığımda hissedebiliyorsam eğer, izleyenlere de aynı duyguları aktarabileceğime inanıyorum.

Fotoğrafa dair000023 yorum, çekene ve izleyene göre değişebilir. Fotoğrafçı konu ve mekanla ilgili derdini anlatırken, kendine özgü aktarabilme yeteneğini geliştirdikçe fotoğrafın niteliğinin de o oranda artacağını düşünüyorum. Bence fotoğraf  her çekilenin bir “belgesi” değil, çekenin bir “belgesi”dir. Fotoğrafçı görülmeyen bir açıyı, hissedilmeyen bir ışık değişimini, farkedilmeyen bir anı fotoğraflayarak kendi “belgesel”ini aktarır.O yüzden fotoğrafın tarafsız değil, aksine taraflı olması gerektiğidir, makinanın ucundaki şeyin adı “objektif” olsa da.

Makina ya da objektif tercihleri yapmadan önce,  fotoğraf makinası olmadan da hayattan kareler almakta uzmanlaşmaya çalışırken hep şu soruda kilitleniyorum: Neden fotoğraf çekiyorum?

Hayata bazen keskin bir nişancı, bazen de dersine iyi çalışmamış bir öğrenci ürkekliğiyle bakarken, bir ilüzyonla yaşamla aramdaki objektifi kaybetmek istiyorum.

Henri Cartier Bresson diyor ki;

“Fotoğraf hiçbirşeydir, beni ilgilendiren hayat”