O SES

Erdal KINACI yazılarından birinde fotoğrafçı ve fotoğrafseverlere masalsı bir hayal ürünü öyküyle (matrixvari diyorum ben buna:) bir soru sormuştu. Sorusunda; tüm şehri etkisine alan ve analog, dijital kayıtlarla birlikte tüm görsel kayıtları silen ve sonrasında hiçbir görsel kaydı mümkün kılmayan bir
e-bomb’dan (bir tür dijital virüs sanırım) sözediyordu. Öyküden sonraki sorusu ise özetle şöyleydi:

“ (…)IMG_9692

Bu yokluk içinde Tanrısal bir güç size büyük alüminyum bir çanta gönderiyor, içinden en kalitelisinden her çeşit lens ve 2 Süper body çıkıyor. Ayrıca küçük bir kutu içerisinde bir adet 8 gigabyte-lık hafıza kartı buluyorsunuz.
Çantayı karıştırmaya devam ettiğinizde bir not ilişiyor gözünüze, şunlar yazıyor notta;

-Evladım, düştüğün durumu anlıyorum, üzülme, sana düşen görev çanta içinden çıkan ekipmanı kullanarak çağına tanıklık etmen, e-bombanın etkilerini unut ve gelecek kuşaklara yaşadığın zamanı en iyi şekilde anlatmak için fotoğraf çek.
Unutma elinde sadece 8 gigabyte-lık bir kart var, başka yok.
İyi değerlendir ve anlat senden sonra gelecek kuşaklara, ne olduğunuzu…
Sakın aklından çıkarma,
“Kültür her şey unutulduktan sonra akılda kalandır”

Gelelim sorumuza;

Gelecek kuşaklara yaşadığınız çağı anlatmak için ne çekersiniz?”

Ustanın bu sorusunu cevaplamak için uzun uzun düşünmek yerine içimden geldiğince uzun uzun yazmayı yeğlerken, ayna’yı önce kendime tutmak istiyorum;

Bir şehri şehir yapan kokusunu, dokusunu, sesini, soluğunu hissettiğim yerler vardır benim için;

Bunlardan ilki şehrin nefes alıp verdiği otobüs ve tren garlarıdır. Gelip gidenlerin bıraktıklarını ve bulduklarını görürüm rengarenk gözlerinde ve valizlerinde. Kendine has bir kokusu vardır tren garlarının; gres yağı kokar terle karışık. Gurbet kokusu bu olsa gerek diye düşünürüm her aklıma düştükçe…

Bir diğeri, sehrin kendine has dokusunu, hem en tepeden, hem en kıyıdan görebileceğim, dantelli eski İstanbul’la, uzun boylu “mashattan”i gönülsüz evlendirirken, karşıdan Küçükarmutlu varoşlarının bu evliliğe bir heves şahitlik yapacagi yer; Kuzguncuk’tur. Oradaki esnaf kahvelerinin, İsmet Baba meyhanesi mudavimlerinin anlatacak çok hikayeleri vardir. Hatta içlerinden görmus geçirmis birkaçi anlatacağı hikayelerle 8GB’i nasıl değerlendireceğim konusunda fikir bile verirler bana, susuz rakılarını tokuştururken…

Oradan bir sese kuIMG_0076lak veriririm.. Peşinden giderim, atlarım Kuzguncuk iskelesinden bir vapura kovalarım o sesi, sorup sorştururum…Martılara bir-iki simit rüşvet verip oğrenmeye çalışırım sesin kaynağını…Sonra anlarım ki, sadece ben değilim o sesin peşinde olan…Martılarla simitlerini paylasan başkalarını da gördükçe… Sonra bir çay söyler, bakarım etrafıma ve şehirle birlikte şehri izleyenlere… Çay biraz bayattır, acımsıdır ama, bir tatlı gelir ki ılık esen rüzgarla karışınca… Aynı İstanbul gibi..

O sesin pesinden koşarken sesler birbirine karışır birden, kaybederim kendimi bir curcunanın içinde ve bir pazar yerinde bulurum kendimi. Günlerden salı, cuma farketmez, hergün bir pazar ve her pazarın kendine özgü bir nefesi vardır Istanbul’da. Bu nefeslerin kimi “çakma marka” etiketleri kokar rengarenk, “ihraç fazzlası bunlaaar!” diye bağırırken güneş gözlüklü sarı-yapılı saçlı müşterilerine. Kimi pazarlarda da nefesin kokusunu duyamazsın. Çünkü bir nefes verseler “açlığın” kokusunu duyarsın, burnunun direğinin yanında vicdanın da sızlar, “Tanrının gönderdiği” makinadan utanırsın… O pazarlarda nefesler tutulmuştur, pazarın sonunu beklerler kalan ve atılan domatesleri herkesten once toplamak ya da en kötü ihtimal ucuza alabilmek için…

Akşam olmuştur, gün kararmaktadır. Sonra gece olur…Sesin peşindeyimdir hala…Metro çalışmıyor, e-bomba etkisini hala sürdürmekte…İnsanlar yürüyor… yukarı doğru yürüyor, peşlerinden gidiyorum. Gayrettepe, Harbiye..sonra Beyoğlu…Beyoğlu’nun clublarında, dansöz oynatan pavyonlarında, sıra gecesi yapan türkü barlarında ararım o sesi. Yavaş enstantane kullanırım, portreler sigara dumanıyla karışır, renkler birbiriyle dansederken, “batası bu dünyanın” kıyasıya rekabetini izlerim reklam tabelalarının altında. Gazlı içecekler, telefonlar, gsm şebekeleri ve en son moda modeller savaşır yukarıda…IMG_9261

Yukarılara bakınırken bir tinerci sigara ister benden, paketimle birlikte çakmağımı da verirken, omuzumdaki fotograf makinasına gözü ilişir; “ne var la icinde onun!” der…Al sana cep telefonu vereyim diye telefonu uzatırım, o telefonu alırken arkama bakmadan koşmaya başlarım..Tinerci cocuk arkamdan telefonumu fırlatır ve bağırır “La bu telefonun ışığı yanmiyooouu!” (e-bomb’dan haberi yoktur keza…) Ben de Tanrıya hayıflanırım içimden, nefes nefeseyken; Allahım neden küçücük bir Leica göndermedin, az daha hem verdiğin makinadan hem de verdiğin candan aynı anda oluyordum diye…

Evimdeyim..Geceyarısını geçmis..Saat 02.00.. Şehrin kokusunu, dokusunu, nefesini, üstüne üstlük binbir avantürünü yaşayıp bu gördüklerimi “Tanrının lütfu” makinamla belgeledikten sonra, bütün gün peşinden koştuğum o sesi bulamamanın burukluğuyla yatağıma uzanıyorum yüzüstü..Kafamı yastığıma koyduğumda, o da ne!

….

_MG_9039dBütün gün peşinden koştuğum o ses yanıbaşımda!

Daha net hemde!

Duymaya ve saymaya başlıyorum…

Güm-güm!…güm-güm!…güm-güm!